Dışişleri Bakanı Hakan Fidan CNN Türk'te duyurdu: CAATSA yaptırımları kaldırılabilir
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 7 ve 8 Temmuz'da Ankara'da düzenlenecek 36. NATO Zirvesi öncesinde CNN Türk’te Hande Fırat'ın sorularını yanıtladı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, gündemdeki konularla ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın açıklamalarınd


Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 7 ve 8 Temmuz'da Ankara'da düzenlenecek 36. NATO Zirvesi öncesinde CNN Türk’te Hande Fırat'ın sorularını yanıtladı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, gündemdeki konularla ilgili önemli açıklamalarda bulundu.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın açıklamalarından satır başları:
ABD yönetimi ve sayın Trump’ın NATO zirvesine katılacağını teyit ettiler. Bu NATO topluluğu için önemli bir haber. Ayrıca Sayın Trump buna katılıyor çünkü davet eden Sayın Erdoğan. Eğer davet eden Sayın Erdoğan olmasaydı, katılmayacaktı. Bu artık büyük bir stratejik denklem oldu, bu denklem günümüzdeki meydan okumaları, çatışmaları, sıkıntıları, ittifaktaki kaymakları göz önünde aldığınızda ne kadar büyük bir rol oynadığını görürsünüz. Burada Cumhurbaşkanımızın küresel liderlik vizyonu, geliştirdiği ilişki ağı, oluşturduğu güven, insanlar nazarındaki prestij ve Türkiye'nin geldiği nokta önemlidir. ABD ile yıllar içinde inişli çıkışlı konularımız var. Ticaret, ekonomi, eğitim, teknoloji alanlarında iyi yürüyen alanlar var, bunları ilerletmeye çalışıyoruz. ABD ile ilişkiler olumlu süreçte. Cumhurbaşkanımızın küresel vizyonu çok önemli.
CAATSA YAPTIRIMLARIYLA İLGİLİ SON DURUM?
CAATSA yaptırımlarının kaldırılması yönünde bir irade var.Bir taraftan devam eden konular var, kongre üzerinden yıllar içerisinde kalmış, çözülememiş konular var. Bunlardan birisi CAATSA meselesi. Yani Türkiye ile ilgili spesifik kararlar alınabiliyor zaman zaman ama hani kurumsal olarak kalıcılığı olan tek negatif husus şu anda budur. Çünkü Türkiye hemen hemen son üç dört yıldır bütün yaptırımları birçok ülkeden kaldırdık. Ve çoğu da idari yaptırımlardı. Bir bu kalmıştı. Bu konuda da biz gereken adımları atıyoruz. Çünkü hem Sayın Cumhurbaşkanımız hem Sayın Trump da bunu kaldırma yönünde güçlü bir irade var. Geçen sene Eylül'de Washington'da bir araya geldiğinde iki lider bu konuda irade beyanında bulundular. Bakanlara da talimat verildi bu sorunun çözülmesi için. Genel hatları ile iyi giden bir ilişki var. CAATSA yaptırımlarının kaldırılması için bazı adımlar ve çalışmalar var. İşlemlerin yerine getirilmesi ile Kongrede süreç aynı olmayabilir. Ancak iradi anlamda bir sıkıntı yok. Kongrede süreç nasıl gidecek ona bakarız.
Türkiye’ye yönelik genel yaptırımların kaldırılması için çalışıyoruz. CAATSA’nın yasaya bakan bir durumu var ancak diğer konularda yaptırımların kaldırılması için çok sistemli çalışmalarımız oldu. Bu konuda etkilerini görüyoruz. Bir yandan Halk Bankası davası diğer yandan Türkiye’nin talep ettiği konularda engellerin kaldırılması ve daha rasyonel bir ilişkiye dönülmesi. NATO üyesi olmayan ve ABD ile ortak çıkarı olmayan bir çok ülkeye askeri mühimmat satılırken Türkiye’ye satılmaması Trump yönetiminde izah edilir bir durumu yok. Kongreye sızmış bir takım Türkiye aleyhindeki düşüncülerin etkisini bu tür olaylarda görüyoruz.
Bakın, ben şimdi söylüyorum: Bu konuda iradî bir problem yok. Bunun deklarasyonu yapılmış durumda zaten. Yani iki lider de, iki ülke de bunun kalkmasını istiyor. Bunun pratik hayata geçirilmesi için gereken işlemler var. Amerikan tarafında yerine getirilmesi gereken prosedürler bulunuyor. Şu anda onların yapılması sürecindeyiz. Yani buna karar verilmiş zaten. Bunun müjdesi diyorsanız, o da verilmiş. Ama bunu ilerletme meselesi var; onu yapıyoruz şu anda.
F-35 KONUSU
F-35 satış yasağının kaldırılmasıyla programa yeniden üretici ortak olarak dönmek iki ayrı konu. Satış yasağının kaldırılması pratik açıdan daha kolay. CAATSA sonrasında bunun gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Programa yeniden ortak olarak dönülmesi ise konsorsiyumun alacağı yeni bir karara bağlı.
"TÜRKİYE'NİN YAPICI ROLÜNÜ HERKES GÖRÜYOR"
Birçok konuda Türkiye’nin ne kadar yapıcı, istikrarlaştırıcı bir rolü olduğunu herkes görüyor. Dolayısıyla bu rol, aslında Amerika Birleşik Devletleri gibi gerçekten küresel manada kendisine gereğinden fazla yük alan bir ülkenin, belli noktalarda Türkiye gibi ortaklara güvenmesi için birçok neden ortaya çıkarıyor.
Ben tabii şöyle düşünüyorum: Amerika Türkiye’yi bir yere konumlandırır, biz Amerika’yı bir yere konumlandırırız. Her ülke, kendi millî stratejisi çerçevesinde başka ülkeleri ve aktörleri bir yere konumlandırır. Ama bizim durduğumuz yerden şuna bakıyoruz: Başkalarının bizi konumlandırdığı yerden ziyade, biz kendi millî egemenlik anlayışımızla, irademizle ve açık idrakimizle ne istiyoruz, nasıl istiyoruz, niye istiyoruz; bu önemli. Ve bunun müzakeresini yapmak önemli.
Şimdi aktörler karşılarında sorumlu, ne istediğini bilen ama rasyonel; herkes için istikrarlaştırıcı bir rol oynayan bir aktör gördüğü zaman, bu konuda herkes sizinle çalışmak istiyor açıkçası. Ben Amerika’nın küresel rekabette yeni bir aşamaya geldiğini görüyorum. Çin ile ilgili konularda çok ciddi bir politika değişimi olması lazım. Donald Trump yönetiminin ortaya koyduğu millî güvenlik siyaset belgesine baktığınız zaman, aslında çok radikal, devrimci bir yeniden tanımlama var; bütün uluslararası ilişkileri yeniden tanımlayan bir yaklaşım var. Bununla ilgili daha önce de konuştuk.
Şimdi bu perspektiften baktığınız zaman, sadece Türkiye ile ilgili değil; bütün dünyayla ilgili, eski ve yeni bütün müttefikleriyle alakalı bir yeniden okuma içerisinde.
TRUMP'IN TÜRKİYE'YE TEŞEKKÜRÜ
Bakın, o kadar kritik, yoğun ve riske açık bir süreçteyiz ki… Bir taraftan savaş var ve bu savaş giderek yaygınlaşma riski gösteriyor; coğrafi olarak, süre olarak, kullanılan silahlar olarak… Belli noktalarda hiçbir şekilde geri dönülememe riskinin olduğu bir yer.
Savaşı durdurmak için zamanla yarışıyoruz. Taraflar arasındaki güven bunalımı o kadar yüksekti ki, onların tek başına birbirleriyle konuşabiliyor olması bile bunu aşmaya hiçbir şekilde yetmez.
Dolayısıyla her iki taraf nezdinde de güvenilir aktörlerin sesinin duyulması, bu tür durumlarda vazgeçilmez bir ihtiyaç. Türkiye tam da burada, her iki ülkenin nezdinde; Cumhurbaşkanımızın yıllardır ortaya koyduğu tutarlı, vizyoner çizgi ve oluşturduğu güvenilir, dürüst ortak profiliyle çok önemli bir rol oynadı. Ben hatırlıyorum, kaç gece sırf bu yoğun diplomasi nedeniyle iki taraf arasında, hem barışırlarken hem birbirlerini vururken, iletişim yürütmek zorunda kaldık. İki taraf da bizi arıyor, mesaj iletmemizi istiyor.
Pakistan tabii ki ciddi bir rol oynuyor ama bazen onun rolü de yetmiyor. Katar devrede. Ve bu üç ülke — Katar, Pakistan, Türkiye birbirleriyle de çok dostane, kardeşçe ve aynı zamanda stratejik ortak. Bu bizim için fevkalade önemli. Ben hem Katar’ın hem Pakistan’ın ortaya koyduğu arabuluculuğu takdir ediyorum. Türkiye’nin ortaya koyduğu çabayı da onlar aynı şekilde takdir ediyorlar.
"İSRAİL DÜNYANIN SORUNU"
İsrail ortaya koyduğu bu politikayı da belli bir illüzyonun arkasına saklamış ve Batı da bunu satın almayı kabul etmiş. Ama ne zaman ki o politika artık insanlığın gözünde çalışamaz, inandıramaz, kandıramaz hâle geldi; işte o zaman herkes riskleriyle baş başa kaldı.
Bakın, dünyanın her yerinde üniversite kampüslerinden gazetelere, entelektüel platformlara kadar inanılmaz bir İsrail karşıtlığı oluşmuş durumda. Neden? Çünkü göz göre göre katliam yapıyorlar, göz göre göre her yerde istikrarsızlaştırıcı rol oynuyorlar. Eskiden bir iki basit medya hamlesiyle bunu gizleyebiliyorlardı. Şimdi bunu gizleyemiyorlar. İsrail'i gözü dönmüş bir çete yönetiyor.
İsrail şu anda, az önce tarif ettiğim bu yok edici ve uluslararası toplumun lanetlenmesine uğramış imajını değiştirmek için yeni bir düşman arayışı içerisinde. Gittiğim yerlerde de bana soruluyor. Ben diyorum ki: İsrail kendisine bir düşman yaratmaya çalışıyor.
Bizim açımızdan ise, İsrail veya herhangi bir aktör, millî çıkarlarımızla bölgesel çıkarlarımıza çakıştığı sürece kimseden korkacak, çekinecek, geri adım atacak hâlimiz yok. Bize bir sıkıntı yok. Kavga bizim işimiz; hiç problem değil. Problem şu: İsrail sadece benim değil, dünyanın sorunu. Bunu böyle anlatmak gerekiyor. İsrail sadece Türkiye’nin sorunu değil, sadece Recep Tayyip Erdoğan’nın meselesi değil. Sayın Cumhurbaşkanımızın buna yüksek sesle karşı çıkması ayrı bir konu. Ama bu, insanlığın ortak sorunu.
DÖRTLÜ TOPLANTILAR
Biz biliyorsunuz başından beri bölgesel sahiplenme vizyonunu ortaya atıyoruz. Bu aslında Gazze Şeridi’deki soykırımdan önce başlattığımız bir söylem süreciydi. Bölge ülkelerinin, bölge konularını kendilerinin ele alıp sahiplenmesi ve çözmesi gerekiyor. Bunu hegemon güçlerden beklemek olmuyor; defalarca yaşadık.
Bunun olması için belli şartların gerçekleşmesi gerekiyordu. Bölgedeki ulus devletlerin devletleşme aşamalarını tamamlamış ve iş birliğine hazır hâle gelmeleri, menfaatlerini iyi tanımlamaları gerekiyordu. Özellikle Gazze sürecinde oluşturduğumuz sekiz ülkeli temas grubunun ortak faaliyetleri, ilk defa Arap ülkeleriyle Arap olmayan Müslüman ülkelerin bir araya gelerek bölgesel sorunları birlikte sahiplenmesi açısından önemli bir örnek oldu.
Mısır ve Suudi Arabistan Arap dünyasının iki büyük ülkesi; biri Afrika ayağında, biri Arap Yarımadası’nda. Pakistan, Asya’nın çok önemli bir nükleer gücü. Türkiye ise Avrupa’ya, Karadeniz’e, Akdeniz’e ve Kafkasya’ya bakan çok önemli bir güç.
Bu dört ülkenin ortak bir hedef etrafında birleşmesi; sorunları çözmesi, ilişki alanlarını ilerletmesi ve bölgeyi daha istikrarlı bir noktaya taşıması önemli. Çünkü gücü çok olan aktör, gücünü iki şekilde kullanır: Ya düzen kurucu olur ya düzen bozucu. Biz şunu gördük ve buna inandık: Hepimizin ekonomik kalkınmaya, istikrara ve bölgesel barışa ihtiyacı var. Nüfusu yüksek, coğrafyası geniş, tehditleri ve meydan okumaları büyük ülkeler olarak bölgede ciddi bir istikrara ihtiyacımız var.
NATO 3.0 PERSPEKTİFİ
Ankara, teknik dille konuşacak olursak, NATO 3.0’ın tanımlandığı ve kabul edildiği yer olacak. NATO 1.0, Soğuk Savaş dönemi; 2.0, Soğuk Savaş sonrası bu zirveye kadar olan dönem; 3.0 ise bu zirvede kabul edilip yeni bir aşamayı başlatacak.
Bu aşama şu: İkinci Dünya Savaşı’ndan 2026’ya kadar oluşturulmuş külfet paylaşım sistemi artık aynı değil. Değişiyor. Amerika’nın baskın yük taşıyıcısı olduğu Avrupa güvenlik sistemi değişiyor. Bu sadece Amerika’nın zorlaması değil; Avrupalı ülkelerin de “Bağımlılığı azaltmalıyız, kendi yükümüzü kendimiz taşımalıyız” dediği bir konu. Bizim “bölgesel sahiplenme” dediğimiz şeyin daha geniş bir ölçekte uygulanması gibi. Biz de bunu destekliyoruz.
Savunma harcamalarının yüzde 2’den yüzde 5’e çıkması meselesi fevkalade önemli. Bunun yüzde 3,5’i çekirdek savunma harcaması, yüzde 1,5’i dolaylı savunma harcamaları. Bütün ülkelerin bunu kabul ediyor olması tarihî önemde. Bu zirvenin en önemli çıktılarından biri, NATO 3.0 dediğimiz yeni stratejinin hayata geçmesi. Bundan sonra kuvvet kaydırmaları, kuvvet azaltmaları, yeni kabiliyetlerin Avrupa’da nasıl gelişeceği, Amerikalıların kuvvet azaltımının nerede ve nasıl olacağı önemli sınamalar olacak.
AB İLE SİYASİ VE EKONOMİK İLİŞKİLER
Avrupa Birliği’ne diyoruz ki: Türkiye de bu işin içinde beraber olursa, bu sadece savunma meselesi olmaz; daha yukarıdan bakalım, ekonomik açıdan da olumlu bir meseleye dönüşür.
Şimdi Avrupa Birliği ile Türkiye birlikte yaklaşık 500 milyon kişilik bir nüfus ve pazar demek. Yani pazar genişliği, ekonomik rekabet edebilirlik açısından önemli. İş gücü oluşturmada önemli, pazar oluşturmada önemli, tedarik açısından önemli ve marka oluşturabiliyorsunuz. Aksi takdirde rekabet etme gücünüz gerçekten azalıyor. Kısa vadede Avrupa Birliği’nin içe kapanmacı, korumacı politikalarla belli sektörleri koruyabileceğini düşünüyorum. Ama uzun vadede bunun çok fazla etkili olmayabileceğini de düşünüyorum.
Çünkü Çin’in ucuz üretim ve sübvansiyona dayalı üretim gücüyle Batı ekonomileri nasıl rekabet edecek? Bunun net bir reçetesi yok. Şu anda herkes bunu yönetmeye çalışıyor.
ANKARA'DAKİ NATO ZİRVESİ'NDE TÜRKİYE'NİN GÜVEN VEREN ROLÜ
Amerika yönetimiyle Avrupa’daki aktörlerin kavga etmemesi önemli. Böyle bir ihtilaf potansiyelinin olduğu zaten ortada. Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen açıklamalar, Avrupa’dan gelen açıklamalar, bunların arasındaki tezatlıklar, farklı görüşler ve argümanlar…
NATO Genel Sekreteri’nin gidip arayı sürekli düzeltmeye çalışması, liderlerin zaman zaman Donald Trump ile görüşmeleri, en son G7 Zirvesi’nde yapılan karşılıklı etkileşimler… Sonrasında olay başka bir boyuta da dönüştü. Giorgia Meloni ile Amerika Başkanı arasındaki mesele de tam olarak kapanmış değil.
Şimdi böyle bir sorun var mı? Var. Bunu olgun karşılamak lazım. Amerika’nın belli konularda bir perspektifi var. Başkan Trump diyor ki: ‘Benim NATO’ya, NATO üyesi ülkelere ve Avrupalılara yönelik belli eleştirilerim var.’ Bu onun eleştirisi. Avrupalıların da savunmaları var. Onlar da diyor ki: ‘Hayır, bazı konularda böyle olması lazım. Senin doğru söylediğin yerler var; örneğin tarife meselesinde sıkıntılar vardı, tamam bunları düzeltiyoruz. Ama başka konularda mesele o kadar basit değil; bunu farklı şekilde ele alalım.’
Cumhurbaşkanımızın, az önce ifade ettiğim gibi, bütün liderler nezdinde güven telkin eden, güvenilir bir durumu var. Bir akil adam rolü var. Son zamanlarda Avrupa’da ve Batı’da söylenen bir ifade var: ‘Odadaki tek yetişkin Türkiye.’ Türkiye’nin bu role gelmiş olması önemli.
Sürekli barışı, istikrarı, iş birliğini ve yatıştırıcılığı teşvik eden bir aktör olması ve gündemi bu şekilde ilerletmesi herkesin dikkatle baktığı bir konu. Batılılar yıllardır kendilerini bu değerler üzerinden tanımladıklarını düşünüyorlardı. Ama fiiliyatta, uzun zamandır ortaya koydukları eylemlerin bunların tersine olduğunu gördüler. Aslında bugün bunu fiilen yapan az sayıda ülke var ve Türkiye bunlardan biri.
ÖZEL'İN 'NATO' YAZISI
Esasında Sayın Özel’in sadece bu yazısında değil, bütün uluslararası çağrılarına baktığınız zaman şunu görüyorsunuz: ‘Ben burada siyaseten zor durumdayım, gelip bana niye yardım etmiyorsunuz?’ Aslında söylemeye çalıştığı şey bu.
Kendi içinde birtakım siyasi açmazlar, çatışmalar ve sıkıntılar var. Burada bazı ayrımları net yapmak lazım. NATO üyesi ülkeler veya diğer ülkeler, Cumhurbaşkanımızla ilişkiye geçtiği zaman; ilişki kurdukları yapı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir, onun Cumhurbaşkanıdır, onun bakanlarıdır. Her devlet başka bir devletle kendi millî çıkarları üzerinden ilişki kurar ve yürütür. Bu, uluslararası ilişkilerin bir numaralı kuralıdır. Sayın Özel bunu sanki şöyle sunmaya çalışıyor: ‘Siz aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle değil, Adalet ve Kalkınma Partisi ile ilişki kuruyorsunuz.’ Bu mantık kendi içinde çok tutarlı değil. Açıkçası bizim çok üzerinde durduğumuz ya da çok ciddiye aldığımız bir konu da değil. Burada daha çok kendi iç siyasetine dönük bir feryat görüyoruz.
NATO ZİRVESİ ÖNCESİ PUTİN İLE GÖRÜŞME
Türkiye’nin herkesle konuşabiliyor olması, daha önemlisi konuşmayı asli araç olarak görmesi. Bakın, biz hep söylüyoruz: Diplomatlar diplomasi işini iyi yapmazsa yük askerlerin omzuna biniyor, ekonominin sırtına biniyor. Niye buraya gelelim? Konuşmak gibi tüketilmesi gereken bir yol varsa, diğer yolları kullanmaya da hazır olmak lazım.
Cumhurbaşkanımızın liderlik tarzına baktığınız zaman bunu çok rahat görüyorsunuz. Bir defa hiçbir zaman yöneten kutuplaşması içerisine girmiyor. Bu en büyük liderlik özelliği. Sonuca bakıyor. Bu sonuca gitmede etkili hangi aracı kullanacak? Diplomasiyle başlıyor, sonra diğer araçlara geçiyor. Bunları yaparken de bir çekince, endişe yok. Tek endişesi, millî çıkarımıza ne olacak, olmayacak meselesi. İkincisi, başka ülkelerin kendisine düşmanını bizim de aynı şekilde düşman edinmemize gerek yok. Biz kendimiz yetişkiniz; kendi dost ve düşman ayrımımızı yapıyoruz. Bazı ittifaklarımız vardır. NATO’nun içerisinde müttefikiz. Ama alınan kararlar her zaman NATO’nun aldığı kararlar değil; Avrupa’nın kendi aldığı kararlar da var. Katıldığımız kısımlar var, nötr kaldığımız kısımlar var, karşı durduğumuz kararlar var, sessiz kaldığımız kısımlar var. Ama bunların hepsi kendi millî stratejimiz çerçevesinde oluyor. Avrupa’yla, Rusya’yla oturup konuşuyoruz. Ticari ilişkilerimiz var. İran’la çok fazla ilişkilerimiz var. Avrupa’yla inanılmaz ilişkilerimiz var, NATO’yla ilişkilerimiz var, Asya-Pasifik’te var, her yerle var.
Biliyorsunuz Cumhurbaşkanımız her zaman için Sayın Putin’le istişare içerisinde. Çünkü bölgemiz önemli. Karadeniz’de süregelen savaş bizim için önemli. Karadeniz havzası önemli. Kafkasya bizim için önemli. Orta Asya bizim için önemli. Orta Doğu bizim için önemli. Bir de Afrika kısmı var; Libya ve alt bölgeler.
Buraların hepsinde Türkiye’nin etkin dış politikası, ekonomik politikaları ve güvenlik politikaları var.Cumhurbaşkanımızın adına ben kabul görüyorum. Cumhurbaşkanımızın mesajını taşıdığım için kabul ediliyorum. Cumhurbaşkanımızın konuşacağı meseleleri, bana talimat verdiği konuları Sayın Putin’e aktarıyorum. Oradaki cevapları ve yorumları alıp kendi değerlendirmemizi yapıyor, sonra Cumhurbaşkanımıza iletiyoruz. Yani aslında bu, benim üzerimden Recep Tayyip Erdoğan ile Sayın Putin’in bir diyaloğu. Böyle görmek gerekiyor.
AB KURUMLARIYLA TEMASLAR
Bence AB kurumlarıyla belli oranda bir canlanma var. Şimdiden, dediğim gibi, komiserler geliyorlar, gidiyorlar. Çok fazla temas var. Ama daha büyük, somut ve stratejik çıktılara ulaşmak için AB’nin kendi içinde alması gereken bazı kararlar var. Türkiye’de bir niyet ve irade sorunu yok. AB’nin kendi içindeki oy birliğine dayalı konularda birtakım meseleleri çözmesi lazım.
"FETÖ HEDEFLERİNDEN VAZGEÇMİŞ DEĞİL"
Türkiye, uzatmadan söyleyeyim, bu konuya en yüksek ihtimamla dikkat etmeli. Çünkü örgütün kurucu lideri öldükten sonra yerine geçen yönetim kadrosu, Türkiye’yle ilgili hedeflerinden ve eylemlerinden vazgeçmiş değil. Türk devletine yönelik operasyonları devam ediyor. Devleti yönetenlere yönelik operasyonları devam ediyor. Yabancılarla ortaya koydukları iş birlikleri olduğu gibi sürüyor.
Tabanda da “Biz tövbe ettik, pişmanız; eylemlerden ve Türkiye aleyhtarlığından vazgeçtik, artık normal hayata dönüyoruz.” şeklinde bir yaklaşım görmüyoruz.
Devlet, kendi millî güvenliğini korumak için, tehdit ya kendini ortadan kaldırana kadar ya da başka yollarla elimine edilene kadar, bunu bir millî güvenlik sorunu olarak görmek zorundadır. Biz burada yönetim kesiminde Türkiye aleyhtarlığına yönelik herhangi bir gevşeme görmüyoruz. İçerideki örgütlenme araçlarını kestiklerine ilişkin de bir işaret görmüyoruz.
Kaynak
Milliyet Spor